05.05.2009

aşık olmanın tam zamanı*

İncesaz'ın 6 Kalbimdeki Deniz albümü çıkalı bir kaç ay oldu, hala "iki eylül şarkıları"na yaklaşamadıklarını düşünsem de bu da yine keyifli bir albüm, aylardır da kulaklarımdan eksik olmuyordu dün nihayet canlı dinleme fırsatım oldu yine Oyun Atölyesi'nde yine albümün ilk konserinde.


İlk yarı enstrümentaldi eskilerden çok çaldılar iki üç şarkı da yeni albümden çaldılar, benim hatırlayabildiklerim Kar ve Damat Havası oldu. Eskilerden de Eski Nisan. Hatta ilk şarkıda sadece Cengiz Onural, Murat Aydemir ve Derya Türkan vardı, yıllar önce beraber otururlarken çaldıkları ilk şarkıyı “Bakın İncesaz 001 budur, bu proje böyle doğmuştur.” diyerek bizi mest ettiler, şarkı bittikten sonra diğerleri geldi. İkinci yarıda Kalbimdeki Deniz’deki solistler vardı Bora Ebeoğlu’yla Dilek Türkan. Dilek Türkan’ın sesi albümdekinden güzelmiş canlı dinlerken daha çok hoşuma gitti ama “Çok Aşığın Var Diyorlar”ı söylerken pek içime sinmedi, Melihat Gülses’i aradı inatla kulaklarım. İkinci yarıda da eskilerden çaldılar, Çok Aşığın Var Diyorlar’dan başka Mazi Kalbimde’yi ve Ateşli Gözlerin’i dinleyebildim canlı.


Bu konserden sonra da İncesaz'ı Melihat Gülses'le dinleyebilme arzusu ve sadece eylül şarkıları'ndan oluşan bir konser isteği doldu yine içime. Oysa bu konser de çok keyifliydi ve konserden çıktığımızda iki buçuk saat geçmiş bitmişti.

Not: Konser boyunca bir kaç fotoğraf çekmeme izin verdiler, tamamı şuradan görülebiliyor.


İncesaz - 6 Kalbimdeki Deniz

Gitar: Cengiz Onural
Kanun: Taner Sayacıoğlu
Bas Gitar: Akın Aral
Tanbur: Murat Aydemir
Klasik Kemençe: Derya Türkan
Vurmalı Çalgılar: Türker Çolak
Lavta: Murat Aydemir

Solist: Bora Ebeoğlu
Solist: Dilek Türkan

*albümdeki "tam zamanı" adlı şarkıdan alıntı,
"...
ne yarın ne dün olur ille bugün
aşık olmanın tam zamanı
..."

17.04.2009

23 Nisan'da sizin blog kimin?


Bu 23 Nisan'da ben de blog'u sevgili Çınarko'ya teklif ettim o da beni kırmadı kabul etti. Bakalım size ne gibi bir süpriz hazırlayacak? :)




Cankız'ın nefis bir fikri var ki bana da çok neşeli geldi, herkes blogunu 23 Nisan'da çocuklara versin de hem biz hem onlar eğlensin istiyor çok keyifli :) O zaman soru şu:

Benim bloğum 23 Nisan'da çocukların, ya sizin ki?

....

This blog is mine at 23 th April


Every year, the children in Turkey celebrate this “23 April Sovereignty and Children’s Day” as a national holiday.The importance of April 23 as a special day of children has been recognized by the international community.





UNICEF decided to recognize this important day as the International Children’s Day.

I will share my blog to children on April 23rd!

*

Facebook group link

19.01.2009

19 ocak


05.12.2008

kurbanda ıssız adam'a girmek

Issız Adam'a gittim geçen hafta, duygu ve düşüncelerimi köşemde sevgili okuyucularımla paylaşmıştım buraya da aktarayım sizlerle de paylaşayım dedim ey blog izleyicileri.

not: izlemeyen okumasın spoiler var.

*

başıma bir şey gelmeyecekse beğenmediğim film.

çünkü neden? konu zaten klişeyken insan biraz orijinal bir işleyiş bekliyor oysa film amerikan fransız kırması bir yerlerde takılıyor. ne diyaloglar doğal, ne karakterler. hele alper'in annesi filme hiç dahil olmasa da olurmuş diyeceğim, o kadar sakil.

alper karakteri "ıssız adam"sa beni dağa kaldırın. öyle ıssız adam mı olur? biri nefis bi tespitle o ıssız adam değil "arsız adam" dedi sonuna kadar katılıyorum. hangi insan ıssız adam diyince esrar içip orospularla yatıp kalkan grup seksten sadizme seken bi karakter düşünür? "merhaba, ben ıssız adam altta olmam haa ona göre sikerim." ha siktir lan oradan diyor geçiyorum. zor be anne çok zor diyerek ıssız adam olunmuyor. en ufak bi iletişim sorunu bile yok, nerede kaldı ıssızlık? (ıssız olan "ada", ıssız ada'm vs. diye düşünmek de fazla iyi niyetli oluyor, geçelim)

ada ise ergenlik döneminde kalmış bir kızcağız ama 25+ olmasını beklediğimiz için doğallıktan eser yok işte. 15-16 yaşlarında bir kıza kurdursak o cümleleri hani belki.

anne konusunda fikrimi ise başta söyledim işte, filme hiç girmese olurmuş. bi 20 dkyı filan boğularak geçirdim kadın "hay sen yaşa" dedikçe, gereksiz uzatılmış sahneler de sahneler. filme bir şeyler kattığı tek kare ada'nın alper'in çocukluğunun geçtiği odada yatakta otururken aynı odanın kapısının dışında annenin ifadesiydi. o bölümü dondurup bakabilirim bir süre. sonra zaten ada "insanın kokusu hiç mi değişmez." diyince gene afakan bastı beni. ses olmasaymış filmde keşke hiç dedim.

sonuç olarak doğallıktan fazla uzak bir film. insanlar bu karakterlerle nasıl empati kurabiliyor benim anlayabilmem imkansız. çünkü o karakterlerle beraber üzülüp sevinmemiz gerekirken ben ne o banyodaki bardak kırılıp toka meydana çıktığında alper'in yığılışına ne de restorana geldiğindeki terkedilmişlik hissine ortak olamadım. esrar içip orospularla yatan bi adam için üzülemem zira. gebersin pezevenk hajksdhaksjdh diğer taraftan ada da benim empati kurabileceğim bir karakter değil, zaten bütün erkekler şerefsiz bütün kızlar masumiyet müzesi diye bir şey gerçekçi değil. "iki malın hikayesi" diyerek izledim ben bu filmi, hiç hoş olmadı.

diğer taraftan belki böyle değerlendirmek yanlış ama çağan ırmak "babam ve oğlum" gibi bir filme imzasını atmışken, nasıl oldu da böyle bir filmi de yazdı yönetti, hedefi neydi bilemiyorum. epey üzücü bu açıdan, zaten beklentiler de belki bu yüzden yüksek. taze bir yönetmenin filmi olsaydı bu, çok klişe, gereksiz uzun, karakterler oturmamış ama müzik seçimleri güzel, arada çok güzel fotoğraflar var, daha iyi olacak herhalde derdik diye düşünüyorum.

*
ekleme: tamamen kişisel bir şekilde "ıssız adam bana göre nasıl olmalıdır" 'a edebiyattan değil de son dönem türk sinema filmlerinden en güzel örnek yumurta'daki yusuf karakteri.

11.11.2008

anaaneler

anaanem, ben, bebek, kuzu - muhtemelen bir kurban bayramı - ödemişteki mavi evin bahçesi

***

öldüğünde uzakta olmam iyi mi oldu kötü mü oldu karar veremiyorum.

kasım 2006'da annem aradı, "anaanen üşütmüş galiba hastaneye götürdüm onu, bi şeyi yok sadece kusuyor midesini üşütmüş herhalde."

aradan epey zaman geçti, meme kanseri geçmişi olan anaaneme grip dendi zatüre dendi bir türlü doğru teşhis konulamadı ve en sonunda mart 2007'de akciğer kanseri denilebildi.

nisan 2007'de izmir'e gittiğimde sesini kaydetmiştim:

anaane: sanki içimde kedi var ciğerlerimi tırmalıyor gibi
ben: aaa anaane pisişik de hasta oldu biliyor musun? (pisişik benim kedi, kum döküyordu o sıralar, konuyu değiştirmeye çalışıyorum aslında)
anaane: yaa.. insanların hasta olduğu bi dünyada, kedi hasta olmuş... laf mı bu şimdi? bak bana... hem onlar doğurdu mu 7-8 tane doğuruyor...

***

bu ses kaydı beynimde dönüp duruyor, anaanem o sıralar nefes alıp vermekte epey zorlanıyor konuşması hep kesik kesik, seneler önceki meme kanserinin akciğer kanseri olarak bize döndüğünü öğreneli 1 ay kadar olmuş, yapacak hiçbir şey yok denmiş, cancağazı çok yanmasın diye ağrı kesiciden başka bir şey içmiyor.

bugünden sonra ben bi daha anaanemi göremedim. "bir daha göremeyeceğim herhalde" diyerek istanbul'a döndüm ve 13 mayıs 2007'de annem telefonda ağlıyordu.

"bugün nasılsın anne?" diye sorduğunda eliyle "hmm nefis..." hareketini yapmış. canı taze fasulye istemiş, yoğurtla taze fasulye yemiş, normalden çok iştahlıymış sonra birden yorulmuş, babam arabayı apartmanın önüne getirmek için koşmuş, annemle beraber hastaneye gitmek için merdivenleri inmeye başlamışlar. ilk katı indiklerinde "şekerim düşüyor galiba" demiş, annem "aşağı inince sana ekler alırım pastaneden" demiş ve ikinci katı inerlerken biraz dinlenmesi için merdivenlere oturtmuş. anaanemin orada kalbi durmuş.

"merdivenlerde dinleniyorduk kollarımdaydı kuş gibi gitti."

daha sonra ödemiş'te nazmi dedemin mezarını açıp onun üzerine gömdük anaaneyi. ben anaanemin öldüğünü sela okunduğunda anladım sandım, "eski pazarcılardan ..... eşi ..... vefat etmiştir." deniyordu bütün ödemişe ilk kez o anda hüngür hüngür ağladım.

hayır hala anlamamıştım. aradan aylar geçti annemle her konuşmamızda dilimin ucundan döndü "anaanem nasıl?" diye sormak üzereyken hep vazgeçtim. "erişte yapmadı mı bu sene? anaanemin tarhanasından yok mu? geleyim de baklava yapsın bana. telefona ver de bi maç kritiği yapalım onunla." bugün hala bunları söylememe ramak kala kitleniyorum.

aylardır izmir'e her gidiş dönüşümde "bu defa da uğrayamadım anaaneme artık bi dahaki sefere kesin gidicem." diyorum kendi kendime halbuki anaanemin evi çoktan başkasına kiraya verildi.

neredeyse iki sene sonra bu satırları durup dururken yazmadım. başka bir anaane hikayesi daha yaşadım çünkü şu son 5 ayda.

canımın canı haziran ayında beni aradı ve "anaanemin sesi iyi gelmiyordu bi gidip bakayım dedim kusuyormuş sinir oldum bi de bana söylemiyor telefonda" dedi.

sonra hastaneye gittiler, "üşütmüş herhalde." dediler. o anaanenin de meme kanseri geçmişi vardı ve eylül ayını buldu pankreasta kanserli hücrelere rastlamaları. 3-4 gün önce de akciğerde de kanser var dendi. böyle durumlarda bu kadar yaşlıyken kemoterapi yapılmıyor. yapmıyorlar. yapmasınlar da zaten of neyse şu anda hastanede oksijen ve ağrı kesici alıyor ve ben anaanemin öldüğünü yeni yeni anlıyor gibiyim ki işin beteri sanki yeniden ölüyor.

özetle söylemek istediğim şu, "kusan anaane" iyi bir şey değil, doktorların ilkin "üşütmüş" varsayımına kanmayın, hele kanser geçmişi varsa gerekli her türlü tetkiki yaptırın araştırtın soruşturtun üzerlerine gidin. sizi grip olmuş, zatüreymiş gibi teşhislerle geri göndermelerine izin vermeyin.

şu dünyada ölmemesi gereken birileri varsa o da anaanelerdir. çocukları anaanelerinden ayırmaya utanmayan bu düzeni yıkmalıyız. çok kızgınım. gerçekten.

10.11.2008

mustafa ve atatürk

Ben, manevi miras olarak hiç bir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor; milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.

Mustafa Kemal Atatürk

*
söylediği en muhteşem, en doğru sözlerdir bana göre, ömer'in blogunda mustafa eleştirisini okuyunca aklıma geldi, buraya da taşıyayım dedim.

hatıralar sarmış 4 - 1 yanımı


he he he he he dostlarım ne biçim de yendik yine cimbomu! deyy mi? bilememiş... fenerle oynamış ahsjkdhajkdhsjad

not: maçtan sonraki günlerde insanlar çılgın gibi bu şarkıyı aratmaya başladılar googledan bulamayan fenerli kardişlerim bana bi mail atarsa yollarım: burceb@gmail.com